-hayat-degistiren-hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
-hayat-degistiren-hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kurtlarin-vazifesi-ibretlik-hikayeler

anlamli-sozler-edebiyat-sozleri

KURTLARIN VAZİVESİ
Bir gün Yûsuf-i Bahirânî isminde bir zât kendi kendine;
"Bâyezîd-i Bistâmî'nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir kerâmet gösterirse velî olduğunu kabûl edeyim. Böylece onu imtihân etmiş olayım." diye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî'nin bulunduğu yere geldi.

Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki;
"Biz kerâmetlerimizi, talebelerimizden Ebû Saîd Râî'ye havâle ettik. Sen ona git."
Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî'yi sahrada buldu. Kendisi namaz kılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse kendisinden tâze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamânı da değildi. Ebû Saîd Râî, asâsını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kısmını da kendi tarafına dikti. Allahü teâlânın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve tâze üzüm verdi. Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzümler beyaz, gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin renklerinin farklı olmasının sebebini sordu.
Ebû Saîd Râî;
"Ben, Allahü teâlâdan, yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile istedin. Dolayısıyle, renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana geldi." buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tenbih etti.
O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat, kilimi, Arafat'da kaybetti. Çok aradı ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm'a, Bâyezîd hazretlerinin yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî'nin önünde duruyor. Bu hâdiselere şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan, kerâmet istediğine çok pişmân oldu. Tövbe ve istigfâr edip, Bâyezîd-i Bistâmî'nin talebeleri arasına katıldı.

kul-hakki-ve-cennete-girmek

kul-hakki-cennete-girmek

KUL HAKKI VE CENNETE GİRMEK
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:
Resûlüllah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk. Bir ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular:

-Ümmetimden iki kişi Allâh'ın huzuruna gelirler.
Birisi,
-Yâ Rab, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan al, bana ver, der.
Allah Teâlâ da ötekine,
- Hakkını ver, buyurur.
Adam,
-Yâ Rab, bende sevap nâmına bir şey kalmadı, der.
Cenâb-ı Hakk,
-Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin? buyurur.
Adamcağız,
- O halde benim günahlarımdan alsın, der.
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bunu anlatırken gözleri yaşardı ve, 'O gün büyük bir gündür. İnsan; günâhının alınmasını ister' dedi.
Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine,
-Başını kaldır ve cennete bak, buyurur.
Adamcağız,
- Yâ Rab, inci ile işlenmiş, gümüşten ve altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi şehitler içindir? der.
Allah Teâlâ,
-Bunlar, bana ücretini verenler içindir, buyurur.
Adamcağız,
-Bunların hakkını kim ödeyebilir? der.
Hz. Allah,
-Sen istersen bunlara sahip olabilirsin, buyurur.
Adam,
-Nasıl olur, yâ Rab? deyince,
Cenâb-ı Hakk,
-Hakkını bu adama bağışlamakla, buyurur.
Adam,
-O halde ben bunu affettim, der.
Allahü zû'l-Celâl hazretleri de,
-Arkadaşını al, beraberce cennete girin, buyurur.
Sonra Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,
'Allah'tan korkun, Allah'tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız, bizzat Hazret-i Allah mü'minlerin arasını buluyor' buyurmuşlardır.

Şikayet Masası - İbretlik Hikaye


ibretlik-hikayeler-manidar-sozler

Şikayet Masası 
Bir cemiyet için, bir millet için adâlet, insanın damarında dolaşan kan gibidir. Adâlet mekanizması sıhhatli çalışırsa, cemiyet hayatı da sıhhatli olur. Dilerseniz Hazret-i Ömer (r.a.) devrinden bir misâlle mevzûmuzu müşahhaslaştıralım.
Ashâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz'in iştirak ettiği hiçbir gazâdan geri kalmayan, bazan da Medîne'de Efendimiz (s.a.v.)'e vekâlet eden Ensâr'dan Muhammed bin Mesleme (r.a.), Hz. ömer (r.a.)'in hilâfeti esnasında onun 'Şikâyet Masası' reisi idi. Memurlarla alâklı şikâyetler bu masaya gelirdi. O, gelen bu şikâyetleri inceler, araştırırdı. Neticede şayet haksızlık yapan, adam kayıran, rüşvet alan biri ortaya çıkarsa cezalandırılırdı.
Bir defasında Medîne'de toplanan memurlara, Hz. Ömer (r.a.) nasîhat ediyor ve onları, insanlara âdil davranmaları, zulmetmemeleri hususunda îkaz ediyordu. İşte bu esnada halkın arasından, sessiz-sâkin ve kimsesiz bir adam ortaya çıktı ve:
-Beni memurlarınızdan işte şu adam, haksız yere dövdü. Halbuki suçladığı hususta benim bir kabahatimin olmadığı da sonradan anlaşıldı, diyerek dâvâcı olduğunu söyledi.
Bunun üzerine mes'ele araştırıldı... Adamın haklılığı anlaşıldı, memurun ona zulmen kırbaç vurduğu meydana çıktı.
Hz. Ömer (r.a.)'in kararı kesindi:
-Seni döven memura sen de, onun sana vurduğu kırbaç adedince vuracaksın! Amr bin Âs (r.a.) itiraz etti:
-Yâ Ömer, bundan sonra memurlarınızı insanların gözü önünde dövdürecek misiniz? Şayet böyle yaparsanız, bu tatbikat, memurlarınızın itibarını düşürür, onları iş yapamaz hâle getirir.
Hz. Ömer'in cevabı aynen şöyle oldu:
-Ben zâlimi, şu veya bu bahânelerle koruyup da, mazlûmu mâruz kaldığı zulümle başbaşa bırakmam. Kim zulmetmişse karşılığını görmeli ki, tekrarına cesaret edemesin. Böylece karar kesinleşti. Sessiz ve kimsesiz şikâyetçi adam, kendisine vurulan kırbaç adedince kırbaç vuracaktır zulmeden memura...
Bu defa Amr bin Âs (r.a.), kimsesiz olan bu şikâyetçi adama gitti ve şu teklifte bulundu:
-Sana, onun vurduğu kırbaç sayısınca altın vereyim. Bunları al, dâvandan vaz geç. Yoksa kötü niyetli bazı insanlar cesaret bulur, memurlar korkaklaşır. Neticede adâletin temini daha da güç hâle gelebilir, dedi. Mazlum ve mağdur adam da bu teklifi kabul etti: Yediği kırbaç adedince altınları aldı, dâvâsından vaz geçti. Ve böylece, idare edenlerle idare olunanlar arasındaki buna benzer haksızlıklar da son bulmuş oldu.

İbretlik-Hikaye-Evliya-Genc


ibretlik-dini-hikayeler-

EVLİYA ÇOCUK
Adamın birine hanımı balık almasını söylüyor. O da pazara gidip balık alıyor. O sırada bir çocuk yaklaşıp:
- Amca ver onu ben götüreyim, diyor.
Veriyor. Beraberce adamın evine doğru yola çıkıyorlar. Yolda ikindi ezanı okunuyor. Çocuk, beraberce namazlarını mescidde kılmalarını teklif ediyor. Adamla beraber ikindi namazlarını kılıyorlar. Beraberce eve geliyorlar. Adam karısına:
- Bu çocuk, balıkları taşımak istedi, ben de "Peki" dedim. Beraberce geldik, diye durumu anlatıyor. Karısı:
- Belki çocukcağızın canı istemiştir. Pişireyim de beraberce yeyin, diyor.
Çocuk, balığı eve bıraktıktan sonra gitmek istediyse de, balığın pişmesini beklemesini ve biraz yemesini söylüyorlar. Çocuk oruçlu olduğunu söylüyor. Bunun üzerine:
- O halde bekle de iftarı bizde yapalım, diyorlar. Bekliyor, beraberce iftar yapıyorlar. Beraberce yatsı namazını kılmak için yine mescide gidiyorlar. Döndükten sonra, "Bu gece bizde kal" diye teklif edince, çocuk bunu da kabul ediyor. Bir odada onu yatırıyorlar. Diğer odada da kendileri yatıyorlar. Diğer bir odalarında da felçli olan kızları yatmaktadır. Gece yarısı yattıkları odanın kapısı vuruluyor. Adam "Kim o?" diyence, kızı "Baba benim" diye cevap veriyor. Bunun üzerine şaşıran baba:
- Kızım sen nasıl geldin? diye soruyor. Çünkü felçli kızın oraya kadar gelmesi mümkün değildir. Kız dışardan:
- Baba kapıyı aç da anlatayım, diyor. Ve şunları anlatıyor:
- Ben geceleyin, "Yâ Rabbi bu misafirimiz hürmetine bana şifa ver" diye dua ettim. Allah benim hastalığımı alıverdi ve ayağa kalktım. Yürür oldum. Bunun üzerine misafirimize teşekkür etmek için yanına varayım dedim. Fakat baktım ki, gitmiş.
Kızın babası bu acâib hadiseyi büyük evliyalardan Mâruf Kerhî Hazretleri'ne anlattıktan sonra:
- Böyle küçük çocuklardan da evliya olur mu? diye soruyor. O mübarek Allah dostu:
- Evet, evliyanın büyüğü de küçüğü de olur, cevabını veriyor.
815 yılında Bağdat'ta vefat eden Mâğruf Kerhî Hazretlerinin kabri Dicle kenarındadır. Zamanımızda da hâlâ bir ziyaret mahallidir. Allah şefaatlerinden bizleri mahrum etme...BAŞKALARIDA OKUSUN DİYE PAYLAŞIRMISIN ?OKUDUĞUNUZ KISSA'LAR İÇİN 


LÜTFEN YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN...
SAYFAMIZ HAKKINDAKİ OLUMLU VE YA OLUMSUZ GÖRÜŞLERİNİZİ YORUM KISMINDA BELİRTİRSENİZ MEMNUN OLURUZ..YAPILAN HER YORUM BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİDİR....

İbretlik-Hikaye--Mutlaka-Okuyunuz

harika-muthis-sozler

Okunmaya DEĞER İBRETLİK BİR OLAY LÜTFEN SONUNA KADAR OKUYALIM 
Tuğrul, annesinin sofraya getirdiği
bulgur pilavını görünce, yüzünü
buruşturdu.
-Üç gündür aynı şey anne, diye şikâyet
etti. Pilav, pilav, pilav…
Anne tabağı sofraya koyduktan sonra:
-Oğlum ne yapalım? Elimizde var mı ki
sana çeşitli yemekler pişireyim…
Paramız var mı ki istediklerini alayım…
Tuğrul gözlerini kıstı:
-Komşumuzun oğlu Ahmet’i biliyorsun
anne… Evlerinde çeşit çeşit yemek
çıkıyor. Mert de öyle, Selim de öyle…
Üstelik hiç birinin cebinden harçlığı
eksik olmuyor. Bıktım bu
parasızlıktan… Benim onlardan farkım
ne?
Annesi ağlamamak için başını arkaya
çevirdi. Üzüntü dolu bir sesle:
-Oğlum, bu elimizde olan bir şey mi?
Baban sonunda iyi kötü bir iş buldu.
Kazancıyla kıt kanaat geçinip gidiyoruz.
Hem sen başkalarına ne bakıyorsun?
Onlar kadar zengin değiliz ki biz.
-Neden olmuyoruz, neden olamıyoruz
ya?
Hışımla sofradan kalktı.
-Ben bu yemeği yemiyorum! Hep aynı
yemek! Bıktım! Pantolon desen yamalı
yırtık! Gömlek desen eski püskü! Yeter
ya!
-Oğlum Tuğrul! Nereye böyle?
Tuğrul, eskimiş, yer yer boyası
dökülmüş mon-tunu sırtına geçirirken
annesine boş gözlerle baktı, cevap
vermedi. Kapıyı çektiği gibi çıktı.
Zavallı anne bitkin ve kederli bir halde
içini çekti önce… Sonra yanaklarına
doğru birkaç damla yaş süzüldü.
Peşinden bir hıçkırık… Sarsıla sarsıla
ağlamaya başladı.
-Ya Rabbim, ne olacak bu hâlimiz
bizim? Bize yardım et.
Hem ağlıyor, hem dua ediyordu.
Zavallı kadın üzüntüsünden tek bir
lokma bile yiyemedi.
***
Tuğrul, elleri montunun cebinde
ayaklarını sürüyerek çıktı evden. Zorla
yürüyordu sanki. Bir yandan da
söyleniyordu.
-Pilavmış, para yokmuş! Herkes
hayatını yaşıyor, biz sürünüyoruz. Ah
gözün kör olsun fakirlik!
Gözleri önünde yürüyordu. Sanki
bütün herkes kendisine bakıyor ve
içten içe alay ediyordu. Sanki başını
kaldırsa onu birbirlerine gösterip alay
edeceklermiş gibi hissediyordu.
Söylene söylene parka kadar gelmişti.
Kafasını kaldırdı, oturacak bir yer
aradı. Adımlarını sürüyerek parka girdi
ve bankın birine oturdu. En azından
biraz kendine gelirdi. Gözleri, ucu
yırtılmak üzere olan ayakkabısına
takıldı. Ayaklarını hafif içeri çevirerek
gizlemeye çalıştı.
-İşe bak, dedi. Ayakkabı, ayakkabı
değil, sanki pabuç.
Bu sırada bir çocuk yanına yaklaştı.
-Boyayayım abi, dedi.
İsteksiz bir tavırla çocuğu inceledi. Eli
yüzü kapkaraydı. Elbiseleri lime
limeydi. Lastik ayakkabıları vardı.
Elindeki pabucu uzatmış, bekliyordu.
Çocuk, Tuğrul’un manasız manasız
baktığını görünce :
-Hişt abi, dedi. Boyayalım mı, dedim!
Tuğrul ezgin bezgin gözlerini
kaçırmaya çalıştı:
-Param yok ki, dedi. Hem şuna
baksana, boyanacak neresi kalmış?
Boyacı çocuk onun hâline acıdı ve
yanına oturuverdi.
-İsmin ne abi senin? diye sordu.
Tuğrul şaşkın bir tavırla ona baktı:
-Tuğrul, dedi. Ya seninki?
-Benimki de Hasan… Kötü bir şey mi
oldu abi?
Derdini soran bir dost bulmak
Tuğrul’u sevindirmişti. Anlatmaya
başladı derdini, içini döktü. Hasan işini
bıraktı, onu dinledi.
Konuşması bitince Hasan:
-Hayatımız birbirine benziyor abi, dedi.
Üstelik babam da yok benim. Evin tek
erkeğiyim. Ama hâlimden şikâyetçi
değilim. Buna da şükür. Sabahtan
öğleye kadar okula gidiyor, okuldan
gelince de boya sandığını alıp
buralara geliyorum. Günde 10-15
ayakkabı boyuyorum. Az çok bir şey
geçiyor elime. Kazandığımı da evin
masraflarına harcıyoruz. Hâlimize
şükrediyoruz. Sonuçta bizden beter
olan da var, değil mi?
Tuğrul şaşkın şaşkın bakarken Hasan
kalktı.
-Gidiyorum abi, dedi. İstersen
ayakkabını boyayayım, para almam.
-Sağol Hasan, dedi. Başka zaman
inşallah.
Hasan giderken arkasından baktı ve o
an fark ettiği durum karşısında sanki
başından aşağı kaynar sular dökülmüş
gibi hissetti. Ayakları engelliydi
Hasan’ın. Topallayarak, zar zor
yürüyordu. Oysa kalkıp gidene kadar
bunu hiç fark etmemişti. Kaldı ki,
Hasan da bundan hiç bahsetmemişti.
O an ister istemez gözleri kendi
ayaklarına gitti; koşabildiği, atlayıp
zıplayabildiği, sapasağlam ayaklarına.
Babasız ve engelli bir çocuğun
ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için
gösterdiği bunca azim ve irade
inanılmazdı. Asıl şimdi ezildiğini
hissetti.
Öyle değil mi idi ya? Neden, şu
durumunda bile, daha beter
durumda olan, hatta bir elbise
bulamayıp tek giysiyle yaşayan, bir
dilim ekmek için çöplükleri karıştıran
kimseleri düşünerek haline şükreden
Hasan kadar olamıyordu?
- Ne kadar da aptalım, diye hayıflandı.
Hasan’ın hâline bak, şu halinde bile
boyacılık yapıyor, parasını kazanıyor,
bir de ev geçindiriyor. Bana ne oluyor?
Yok, zengin olmakmış, yok para
bulmakmış! Hem ben çalışmıyorum
da! Rahatlığı bulmuşum, daha
fazlasını istiyorum. Bana ne
arkadaşlarımdan, Mert’ten Selim’den
bana ne?
Böyle düşündüğüne sevindi. İçi
rahatlamış bir şekilde doğruldu.
Hafiften kararmaya yüz tutmuş havaya
baktı. Başını önüne eğip:
-Annemi bugün çok üzdüm, kalbini
kırdım, dedi. Gidip gönlünü alayım,
elini öpeyim.
Ve acıktığını hissetti o an. Canı bulgur
pilavı istiyordu. Bu değişikliğe hayret
etti.
Adımlarını sürüyerek, hâlinden utanç
duyarak, fakirliğe isyan ederek geldiği
yoldan, şimdi pişman bir şekilde,
haline şükrederek dönüyordu.BAŞKALARIDA OKUSUN DİYE PAYLAŞIRMISIN ?OKUDUĞUNUZ KISSA'LAR İÇİN LÜTFEN YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN...
SAYFAMIZ HAKKINDAKİ OLUMLU VE YA OLUMSUZ GÖRÜŞLERİNİZİ YORUM KISMINDA BELİRTİRSENİZ MEMNUN OLURUZ..YAPILAN HER YORUM BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİDİR..

Ömrü Kadar Rızık- İbretlik Hikaye

ÖMRÜ KADAR RIZKI

rzkÖmrü Kadar Rızık- İbretlik Hikaye, -hayat-degistiren-hikayeler, ibretlik başarı hikayeleri ibretlik dini hikayeler, ibretlik dini kıssa, ibretlik etkileyici sözler, ibretlik evliya hikayeleri, ibretlik efsaneler, ibretlik fotoğraflar,






Büyüklerden Hatemül Asam hazretleri, bir yolculuğa çıkacaktı. Ailesine:
— Ben sefere çıkacağım… Sana ne kadar yiyecek bırakayım, dedi. Hanımı da hakiki mütevekkillerdendi. Kocasına:
— Yaşayacağım zamana yetecek kadar rızık isterim, diye cevapverdi.
Hatem’ül Asam hazretleri:
— Ben senin ne kadar yaşayacağını nereden bilebilirim, deyince de, hanımı:
— öyleyse rızkımı ne kadar yaşayacağımı bilene havale et! YaniAllah’a bırak demek istedi. Bunun üzerine Hatemü’l Asam hazretleri, bir şey demeden sefere çıkıp gitti.
Bu hali duyan bazı kadınlar, büyük velînin hanımına:
— Kocan ne kadar yiyecek bıraktı? diye sormaya başladılar. Mübarek kadın onlara şu cevabı verdi:
— Benim kocam rızık vermez, rızık yer… Çünkü rızkı ancak Allah (c.c.) hazretleri verebilir, insanlar bir müktesip sebeptir.

İbretlik Hikaye- Hükümdarın elbisesi

Sayfamızda ibretlik başarı hikayeleri ibretlik dini hikayeler, ibretlik dini kısa hikayeler, İbretlik Hikaye- Hükümdarın elbisesi, ibretlik kısa hikaye, ibretlik kısa hikayeler dini, mevlana sözleri çok güzel,  bulunmaktadır.


Eski zamanlarda bir hükümdara çok güzel bir kumaş hediye ederler. Adam saray terzisini çağırır ve kendisine bir elbise dikmesini ister. Saray terzisi kumaşı ölçer, biçer. “Bu kuşatan size göre elbise çıkmaz” der. Aynı kumaştan biraz daha almak gerektiğini söyler. Hükümdarın adamları piyasayı araştırırlar ama aynı kumaştan bulamazlar.
Hükümdar başka bir terzi çağırır.  O terzi o kumaştan hükümdara göre bir elbise dikebileceğini söyler. Hakikaten de tam hükümdarın üstüne göre bir elbise diker.
Bir zaman sonra hükümdar tebdili kıyafet ile gezerken kendisi ile aynı kumaştan elbise giyen bir çocuk görür. Hükümdar hayret eder, zamanında o kadar aramalara rağmen kumaşın aynısını bulamamışlardır. Üstelik gördüğü çocuk fakire benzemektedir. Bu kadar pahalı kumaşı alacak parayı nereden bulmuştur. Adamlarına çocuğun kimliğini araştırmalarını söyler. Çocuk elbise diktirdiği terzinin çocuğudur.
Hükümdar bir kere daha hayret eder. Ona:
-Saray terzisi bu kumaştan size elbise çıkmaz dedi, sen hem bana hem de oğluna elbise çıkarmışsın. Bu nasıl olur ?
Terzi cevap verir:
-Saray terzisinin oğlu büyüktü, sizden artan kumaş ona yetmezdi,  onun için size bu kumaş yetmez demiş!


Sayfamızda ibretlik başarı hikayeleri ibretlik dini hikayeler, ibretlik dini kısa hikayeler, İbretlik Hikaye- Hükümdarın elbisesi, ibretlik kısa hikaye, ibretlik kısa hikayeler dini, mevlana sözleri çok güzel,  bulunmaktadır. 

Mal Sevgisi Kalbi Kaplamamalıdir

ibretlik-kısalar-ders-verici-hikayeler-hayat-degistiren-hikayeler

Mal Sevgisi Kalbi Kaplamamalı
 Büyük fıkıh (hukuk) bilgini, Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin (VIII. yüzyıl) ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul zengin bir zat olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi:
– Ya imam, gemin battı!… (İmamın ticari mal taşıyan gemileri mevcut)
İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra
– Elhamdülillah dedi.
– Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber verdi:
– Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş.
İmam bu yeni habere de:
– Elhamdülillah, diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete düştü:
– Ya imam, gemin battı diye haber getirdik “Elhamdülillah” dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine “Elhamdülillah” dedin. Bu nasıl hamdetme böyle?
İmam-ı Azam izah etti:
– Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah’a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah’a şükrettim.

İmam- Azâm ve Kadilik

ibretlik-kısalar-ders-verici-hikayeler-hayat-degistiren-hikayeler

İmam-ı Azâm ve Kadılık
 Zamanında İmam-ı Azam ile herhangi bir konuda tartışmaya girip de galip çıkan görülmemiştir. Hem derya gibi ilmi, hem de herkese nasip olmayan zeka ve mantığı sayesinde hepsinden kendisi galip çıkıyordu.
Abbasi Halifesi Me’mun İmam-ı Azam’ı Kufe’ye kadı yapmak istiyordu. İmamıçağırdı ve bu niyetini açıkladı. İmam-ı Azam yönetimin yanlışlıklarına alet olmamak için bu teklifi kabul etmedi.
– Ben kadılık yapamam, dedi.
Halife de herkes de kabul ederdi ki ondan iyi kadılık yapacak bulunamazdı. Bu nedenle Halife sert çıktı:
– Yalan söylüyorsun, sen kadılık yaparsın!
İmam-ı Azam akan suları durduracak şu cevabı verdi:
– Eğer ben yalan söylüyorsam, yalan söylediğim için kadılık yapamam, çünkü yalancıdan kadı olmaz. Eğer “yapamam” dediğim zaman doğru söylüyorsam, sözümün gereği olarak kadılık yapamam. O halde her iki halde de kadılık yapamam,

Mutlaka Okuyunuz - İblisin tuzagi

ibretlik-kısalar-ders-verici-hikayeler-hayat-degistiren-hikayeler

Ebu’l Kâsım el-Cüneyd anlatıyor:
“Rüyamda iblisi gördüm. (Şerrinden ALLAH’a sığınırım.) Çıplak bir vaziyette geziniyordu. Ona:
– İnsanlardan utanmıyor musun? Dedim.
– Şu yanındaki insanlardan mı? Dedi.
– Evet, dedim.
Bana;
– Şayet onlar gerçekten insan olsalardı, çocukların toplarıyla oynadıkları gibi onlarla oynamazdım. Gerçek insanlar, beni bu hasta hallere düşüren Şûnîziyye Mescidinde ibadet ve zikir ile uğraşan kimselerdir; dedi. “Onların amelleri yüzünden ben her gün yanıp kül oluyorum.”
Uykumdan uyandığımda iblisin dediği mescide gittim. Mescitte üç kişiye rastladım. Sûfî elbiselerine bürünmüşlerdir. Başlarını bir örtünün altına sokmuşlar zikrediyorlardı. Benim geldiğimi hissettiklerindi biri örtünün altından başını uzatıp bana, başkalarına da aynı cevabı verdikleri gibi:
Ey Cüneyd! Sen o melun iblisin sana söylediklerine aldırış etme. Onun söyledikleri sakın seni aldatmasın. Allah’ın laneti onun üzerine olsun, dedi ve sonra başını tekrar örtünün altına sokup zikrine devam ett. Allah onlardan razı olsun.”

İMAM-I AZAM’IN BABASI ELMA HİKAYESİ

ibretlik-kısalar-ders-verici-hikayeler-hayat-degistiren-hikayeler

Mezhep imamımız îmam-ı A’zam hazretlerinin babası Numan bin sabit hazretleri gençliğinde bir gün ark kenarında abdest alıyordu. Tam abdest almaya başlayacağı zaman ark sularına kapılıp gelen bir elma gördü. Elmayı nereden geldiğini ve haram veya helal olup olmadığını düşünmeden bir defa ısırdı. Hikmeti ilahi o ana kadar elmanın ne olduğunu düşünmeyen Numan, hemen hata ettiğini ve mutlaka elmanın sahibini bulup helal ettirmesini lazım geldiğini düşündü. Abdestini alıp namazını eda ettikten sonra suyun- geldiği tarafa doğru gitmeye başladı. Elma elinde olduğu halde araya araya elmanın düştüğü bahçeyi ve sahibini buldu.
Bahçenin sahibine meseleyi anlatıp elmayı, yanlışlıkla ısırdığını ve hakkını helal etmesini istedi, İmam-ı Azam hazretlerinin babasının bu hareketi, elma sahibinin dikkatini çekmişti; Hakkını helal edemeyeceğini, hakkını helal etmesi için bazı şartları olduğunu söyledi. Nu’man hazretleri ne isterse yapacağını, yeter ki hakkını helal etmesini isteyip şartının ne olduğunu sordu. Elma sahibi de, hakkını helal etmesi için iki sene bahçesinde çalışması lazım geldiğine ve kendisine iki yıl hizmet etmesinin şart olduğunu söyleyince, Nu’man hazretleri çaresiz kalmıştı; ahirette ceza çekmektense bu dünyada bir şahsa iki sene hizmet etmek daha iyidir diye düşündü ve şartlarını kabul ettiğini söyledi.
Nu’man hazretleri, bir elmayı yanlışlıkla ısırdığı için elmanın sahibine iki sene hizmet etmiş ve adamın işinde canla-başla çalışmıştı, iki sene dolduktan sonra adama; zamanın dolduğunu ve artık hakkını helal etmesini istediğini söyleyince, adam, «yine helal etmiyorum, benim bir kızım var onunla evlenirsen ancak o zaman helal ederim» dedi.
Hazreti Nu’man :
«Olur» dedi. Adam yalnız kızının kusurlu olduğunu, elinin çolak, gözünün kör, ayağının topal, başının kel, kulağının sağır ve ahlas olduğunu söyleyip, iyi düşünmesini ve sonra pişman olmamasını söyledi. Hazreti Nu’man yine düşündü taşındı «ahirette ceza çekmekten iyidir» deyip kızla evlenmeyi de kabul etti…
Adam hazreti Nu’man’a vermek için kızının büyümesini beklemişti… Düğün yapıldı, nikah kıyıldı, zifaf gecesi hazreti Nu’man’a gelinin olduğu odayı gösterdiler. Nu’man hazretleri içeriye girip içer de kendisine söylenen evsafta bir kızın bulunmadığını görünce bir yanlışlık olduğunu zannederek hemen dışarı fırladı ve durumu oradakilere anlattı. Çünkü içer de kayın pederin söylediğinin aksine her azası yerinde genç ve güzel bir kız kendisini karşılamıştı.
Kayın pederi bir yanlışlık olmadığını söyleyerek meseleyi şöyle anlattı:
«Benim kızım kördür, daha harama bakmamıştır. Sağırdır haram dinlememiştir. Topaldır gayri meşru yolda yürümemiştir. v.s.» diye sayıp, «senin hanımın o içer de bekleyendir Allah mesut etsin» dedi.
Daha sonra seneler geçip bu evlilikten İmam-ı A’zam dünyaya geldi. Annesi İmam-ı A’zam’ı hocaya okuması için teslim etmişti, İmam-ı A’zam unvanına kavuşan o zaman henüz üç yaşında bulunan Sabit üç günde Kur’an-ı Kerim’i hatmettiği zaman annesi:
«Ah oğlum baban o elmayı ısırmasa idi sen bir günde hatmedecektin» buyurdu.

Güzel Bir Dini Hikaye Küçük Odun

ibretlik-kısalar-ders-verici-hikayeler-hayat-degistiren-hikayeler

Güzel Bir Dini Hikaye “Küçük Odun”
Malik bin Dinar Hazretleri, bir gün, bir sabiye ( küçük çocuğa ) rastladı. Çocuk toprak ile oynuyordu. Bazen gülüyor ve bazen de ağlıyordu .
Malik bin Dinar buyurdu:
İçime O çocuğa selam vermek doğdu. Nefsim kibirlenip selam vermekten vazgeçti.
Ben nefsime şöyle seslendim: Ey nefsim! Peygamber efendimiz S.A.V. Hazretleri küçük ve büyük herkese selam verirdi. Sende bu çocuğa selam ver!
Ve O çocuğa selam verdim,
Çocuk:
Ve aleykümselam ve rahmetullahi ve berekatuhu, Ey Malik bin Dinar.
Sordum:
Beni nereden tanıdın? Daha önce beni görmüşlüğün yoktu?
Çocuk:
Melekut aleminde ruhum, senin ruhunla karşılaştı. Ölmeyen ve sürekli hayy olan Allahu Teala bizleri tanıştırdı.
Ben ona sordum:
Akıl ile Nefsin arasındaki fark nedir?
Çocuk:
Nefsin, seni bana selam vermekten alıkoyandır. Aklin ise seni selam vermeye teşvik eden ve zorlayandır.
Yine sordum:
Senin halin nedir? Niye bu toprakla oynuyorsun?
Çocuk:
Çünkü biz Topraktan yaratıldık; yine ona döndürüleceğiz!
Yine sordum:
Bazen gülüyor ve bazen de ağlıyorsun?
Çocuk:
Evet! Rabbimin azabını hatırladığımda ağlıyorum; rahmetini hatırladığımda ise gülüyorum.
Ben sordum:
Evladım! Senin ne günahın var ki?
Çocuk:
Ey Malik bin Dinar! Böyle söyleme! Görmüyor musun büyük odunları tutuşturmak için, önce küçük odunları tutuşturuyorlar!

Hz. Ali’nin Rüyası




Hz. Ali’nin Rüyası
Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) Abdullah oğlu Cabir bir rüyasında, büyük ineklerin küçük inekleri sağdığını, hastaların sağları ziyaret ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil bahçeler bulunduğunu, minberde (camilerde imamın hutbe okuduğu yer) koca koca putlar durduğunu gördü. Bu, sıradan bir rüyaya benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz. Peygamberin “İlim beldesinin kapısı” diye nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama getirebilirdi. Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali’ye müracaat etti.
Rüyasını tane tane anlattı ve ne anlama geldiğini yormasını rica etti.
Hz. Ali “Yanlış yorumdan Allah korusun” diyerek söze başladı ve şöyle devam etti.
– “Büyük ineklerin küçük inekleri sağması, yetki ve mevkilerini halkı soymak için kullanan görevlileri (amir ve memurları); hastaların sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arz etmek için zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında bulunan yemyeşil bahçeler, uzaktan veya dışardan bakıldığında çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş ama aslında içleri kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin, dinin ve devletin yüce makamlarına yükselmiş kimseleri ifade eder.”

Sukurler olsun.

ibretlik-kısalar-ders-verici-hikayeler-hayat-degistiren-hikayeler

ŞÜKÜRLER OLSUN !!!
Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı… Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde..
    Deniyordu ki;
    – “Arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün…” cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım…
    Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum…. Ama “Kendi ölümümüzü ve cenazemizi” düşünmemiz tavsiye ediliyordu…
    Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an… Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim…
    Diyordu ki;
    – “Bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız… Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın…
    O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün… Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin…. Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın…
    Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz… Orda, o musalla taşında düşünün kendinizi seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini… Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin”..
    Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım…. Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine…
    Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini… Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı…Görüyordum işte “babaaaa…” diye ağlayan biricik oğlumu…. Eşim kucağında “ağlayan emanetimle” ayakta durmaya çalışıyordu per perişan…. Koca çınar babacığım belli belirsiz dualar okuyordu, o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla… Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını… Kardeşlerim, akrabalarım “Çok erken gitti, doyamadı oğluna..” diyordu acıyan ses tonlarıyla… Ve dostlarım… onlar da şaşkındı… Bazısı “daha dün birlikteydik, nasıl olur..” diyordu…
    Bunları seyredip onlara “Hayır ölmedim, burdayım..” demek istedim hayal olduğunu unutup…Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın…
    Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide… Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar… Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim… Almam gereken dersi ve mesajı almıştım… Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum… Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum… Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik… Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline… Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde neler söyleyecekleri vardı…
    Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında… Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde….İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak…. Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım… Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin…
    Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu… Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti.. Ağlayacaktı aklına geldikçe… Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları… Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede oğlumu…
    – “Hayal – meyal hatırlıyorum be baba seni… Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle… Bak mezuniyet törenimde de babasızdım… Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine…” diyecek canı yanarak bir köşede…
    Sevgili eşim… Benim muhteşem hatunum… Nasıl dayanır bensizliğe…O ki benim için herşeyini feda edip koşmuştu bana…Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı… Bir daha seni seviyorum diyemeyecekti…. bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı…. Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne… Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün… Tek cümlesi takıldı o an içime; “Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik…”
    Babam – annem, o bugüne kadar evlat olarak mutlu edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar…Helaldi şüphesiz hakları… Bilerek hiç kırmamıştım onları…Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte… Önlerinde ve dualarına muhtaçtım… Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde bulunmak…. Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek..
    Diğerlerine geçmiyorum…Bu yazıyı şu an ( 04-03-2005) yazıp sizlerle paylaştığıma göre “Diğerlerine” artık sizler de dahilsiniz… Düşünün, birgün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza “Hattat Taner ölmüş” diye… Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız…Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi…Oysa ki yazarın amacı “Yaşamanın ve hala nefes alıyor olmanın kıymetini” göstermekti… Benim de öyle…Lafı çok uzattım farkındayım…Ama hayat dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili – çıkıntılı…
    Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM… Bilgisayar diliyle “format attım hayatıma”… sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim…
    Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş, oyun perde demişti…Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzere kapansaydı…
    İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı… belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence… Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim… Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki…
    Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın…LÜTFEN ARADA BİR, BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN, DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN… ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah’ tan başka bilen yok…
    İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin…Bilerek – bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin… Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın…
    Biraz Hıncal abi tarzı olacak ama, sevginizi ve verdiğiniz değeri haykırın onlara iş işten geçmeden….
    Ve en önemlisi; VERDİĞİ – VERMEDİĞİ, ALDIĞI – ALMADIĞI HERŞEY İÇİN, TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN’ A…
    Evet… Tanışayım, tanışmayayım, yazılarımın ulaştığı ve beni gıyaben tanıyan herkes, hepiniz…Sizlerle paylaşmak, dertleşmek beni mutlu ediyor, keyif ve onur veriyor…Art niyetle kullananlara inat, interneti “Adam gibi kullanan” sizlerle aynı platformda olma şansıma şükrediyor ve bu güne kadar yolladığım maillere gösterdiğiniz ilgi ve sabra teşekkür ediyorum…
    Sizi seviyorum “dostlarım”…Herkese derin sevgi ve saygılarımla…